22 Ekim 2011 Cumartesi

yoga yolculuğum




Hani bir su damlası akar nehirle beraber...

O nehir ki akar akar ve bazen durur, bazen da çağıldayarak, çoğalarak, yanına katarak akar akar ve akar…  

İşte bugün ben size, bu ‘su damlası’nın yoga nehrindeki  yolculuğunu aktarmaya çalışacağım.

Bu yazı, yaşam koçum Serra Çınar’ın, kendisi Ericsonn ekolünden, bana Ericsonn ekolünde alınan ders& eğitim, verilen ders& seminer sayılarının öneminden bahsedip verdiği ödevi hazırlarken oluştu.
Yoksa deli olduğumu falan düşünmeyin J

Bu sabah yazıyı kurgularken kafamda, bunun tahminimden farklı, neredeyse bir teşekkür yazısına bile dönüşebileceği hissine kapıldım.

2007 sonunda girdiğim ilk yoga dersim sonrasında hemen hemen hergün yoga derslerine gitmeye başladım. Bu tutku beni öyle sarmıştı ki, 10 derslik pakette 8 ders, 1 aylık pakette 22 derse katılmışım.

Kendimi bilmeye başlayalı, bu tutkulu halimi fark etmiştim. Benim için bir şey ya vardır ya yoktur, çizgiler keskin! Niyeyse…

Hızlı bir kararla yoga hocalık eğitimi almaya karar verdim, Temmuz 2009’da Zeynep Aksoy’un 200 saatlik eğitimine başladım. Hem tam zamanlı özel bir şirkette çalışıyordum, hem de derslere ve yoğun eğitimime devam ediyordum. Bu süreç Aralık 2009’a kadar sürdü.


200 saatlik temel eğitim; "yoga pozlarının temelini, doğru tavır ve yaklaşımı, başka her türlü yoga yapabilmek için zemini hazırlayacak, daha sonra da uzmanlık eğitimi gelecekti."

Şubat 2010’da 500 saatlik orta eğitime başladım. Şimdi bu eğitimin nerelerindeyim çok bilmiyorum.

15 Kasım 2009’da ilk yoga dersimi Zeynep- Surimşine arkadaşıma vermiştim.
Cihangir Yoga staj dersleriyse Pazar akşamları 18.30’daydı, genelde 10- 15 kişi oluyordu derslerde. İlk aşamada derslerimizi aynı eğitimdeki arkadaşlarımdan Aykut Nur’la vermeye başladık. Ders öncesi bir heyecan pir heyecan, sormayın gitsin. Hep çok çalışıyorduk, genelde ben Nur’un evine gidiyordum ve orada ders hazırlıyorduk beraber. Daha sonra bu çalışmalar biraz rayına oturup kendimize güvenimiz gelmeye başlayınca, derslerimizi tek tek verme kararı aldık.

 Ders vermek insanın kanına işleyen çok hoş bir deneyimdi. Annem de; sen en baştan öğretmen olmalıydın, senin mesleğin bu demeye başlamıştı.

“Numeroloji açısından 36’ya 9 olduğum için, hayat amacım:

9- bütünlük ve bilgelik,

6- Vizyon ve kabul,

3- İfade ve duyarlılık

Olduğundan, bu iş benim için biçilmiş kaftandı.

36/9’ların asıl ‘öğretme aleti’ ağızları değil, oluşturdukları örnektir. Tüm 9’lar gibi, onların da Mahatma Gandhi’nin şu sözlerini hatırlamaları ve bizzat temsil etmeleri gerekir:

‘Hayatım, benim öğretmenimdir.’

Kalplerine uygun yaşayarak ve vizyonlarıyla barış imzalayarak, yaşama kaderinde oldukları hayata tam anlamıyla adım atmış olurlar.”

Tabii ben bu adımları atarken çok da farkında olmayarak sadece severek ve isteyerek yolculuğuma devam ediyordum. Farkındalık çok sonraları oluştu.

15 Kasım 2009’da başlayan ders verme serüveni hala devam ediyor.

Farkettim ki, ben aralıklarla yazan biriyim, en azından şu sıralar, sonra ne olur bilemem ama şunu söyleyebilirim, yazılmaya kalkılsa hers dersten ayrı bir hikaye çıkar.

Cihangir Yoga’da staj dersleri verdiğim 6 ay boyunca ve sonrasında eğitimler hep devam etti, bunu babama anlatmam biraz güç olsa da J O benim hayatım boyunca aldığım eğitimlerin neden bitmediğini anlayamadı, ben de çok anlatamıyorum artık galiba!

Ağustos 2010’da yeni hayatım başladı!
Zorlu bir süreçti, detayları az çok biliyorsunuz. Eylül ayında inanılmaz  bir enerji patlaması yaşadığımı hatırlıyorum, bunun üzerine bir gün Zeynep Aksoy’la konuşurken, ona durumumu anlattım, o da bana sabahları gelip Cihangir yogayı açıp 7.30- 9.30 saatleri arasında Self Practice yapabileceğimi ve Self practice’in yoga uygulamamızdaki önemini anlattı. Ben çok mutlu olmuştum. 1 Ekim 2010’da başlayan Self Practice sınıfı Şubat 2011’e kadar 4 ay sürdü.
Bu süreçte Vipassana kararı geldi.

 1-12 Aralık 2010’da Şile’de Goenka liderliğindeki asistan hoca ve gözetmenlerle beraber 10 günlük sessizlik meditasyonu deneyimi… Şimdi bunu daha yoğun bir şekilde hissedebiliyorum ki bu deneyim bana çok şey kattı ve derinliklerimle tanıştım.

Şimdi daha iyi kahve falı bakabiliyorum mesela J Derslerime ve hayata bakışıma da çok etki etti, detayları daha önce yazmıştım.

Hocam David Cornwell’le Cihangir Yoga- Yoga Alliance projesini yürütüyorduk, bu nedenle en azından haftada bir toplantı yapıp neredeyiz, ne yapmamız gerekiyor’u konuşuyorduk. Bu görüşmeler sırasında David’in bana söylediği tek bir şey vardı:

‘Artık hangi yoga tarzında uzmanlaşacağına karar ver!’

ve ben bulamıyordum.

Araştırıyordum, arıyordum, derslere giriyordum, girmiyordum, meditasyon yapıyordum, yapmıyordum. 

Sigara içiyordum, içmiyordum, alkolü bıraktım, başladım, tekrar bıraktım… Vejeteryan besleniyordum, yok yoksa Raw Food mu? Makrobiyotik beslenme olabilir mi? Yok yok Ayurveda… Bu arada akupunktur nasıl bişey?

Hatha yoga, Yin yoga, Tao vinyasa, Shadow Yoga, Yoga Terapi, Vinyasa Yoga, Çocuk Yogası, Anusara Yoga, Dinamik Yoga, Power Yoga, Ashtanga…
Ne merak, ne merak…
J

Daha önümde uzun bir hayat var, sadece ona güveniyor ve inanıyorum.

‘Su damlası’ nehirden farklı bişey olmadığını gördü ve nehirle, mutlu bir şekilde akmayı öğrendi.

Vipassana dönüşü ders vermeye devam ettim, bugün itibariyla hesapladığımda 224 saat ders vermişim, sanırım çok büyük bir sayı değil bu. Tabii burada kendimi hocalarımla kıyaslıyorum.

Daha ne ki bu!

Ama belki bu da benim yazı yazma eylemim gibidir. Yazmıyorum, yazmıyorum, sonra yazıyorum ya!

Şunu itiraf edebilirim ki, oradan oraya savrulmayı sevmiyorum. Bu yaz 2,5 ay kadar hem tam zamanlı çalıştım, hem de derslerime devam ettim, çok yorucu bir süreç oldu bu. Ders vermek hiç mi hiç kolay birşey değil. Belki bu konuya başka bir yazıda değinirim.

Aldığım dersleri, katıldığım worksop ve seminer’lerin saatini hesaplamakta biraz zorlandım. Bunları bir araya toparlamak da güç oldu tabii! Biraz da bana elmalarla armutları topluyormuşum duygusu verdi. Ama hani aşağı yukarı yoga eğitimime kaç saat verdim?in kaba taslak hesabı bu: Bakalım ne çıkacak? Ben de merak ettim J

1.209 saat çıktı!

Aslında katıldığım ve saatini hesaplamadığım başkaca eğitimler de var, bu uğraş delilik boyutlarına varmasın diye onları da katmayacağım. Bir tarafım da diyor ki, sen bu yazının başından kalkar, başka bir sefer daha oturursan, onları da hesaplar ve katarsın bu sayıya. Yok yapmıcam bunu.

Eylül başından beri Ashtanga yoga yapıyorum ve her sabah Mysore sınıflarına katılıyorum.
Uzmanlığımı Ashtanga Yoga üzerinde yapma düşüncesindeyim, dilerim ki evren ve bilge güçler bana bu yolları açar…

Bana katkı sağlayan tüm hocalarıma, aileme, arkadaşlarıma ve sağlığıma müteşekkirim.

22 Ekim 2011, Cmt




24 Aralık 2010 Cuma

Vipassana, nöronlar ve daha nicesi






Vipassana içimizdeki gerçeği gözlemleyerek, olanı olduğu gibi gözlemleme bilgeliği…


Kişinin kendi öz gerçekliğini doğrudan deneyimlemesine, bu kendini gözlemleme tekniğine "Vipassana" meditasyonu denir.


Gitmeden önce bunun inanılmaz bir deneyim olacağını hissediyordum ki, şu an bulunduğum nokta da bu hisleri haklı çıkarıyor.

Hiç konuşmadan geçirilen 10 gün, televizyon, telefon, bilgisayar, kitaplar, defter ve kalem yok!

Başta yoksunluk hissi veren bu yokluk durumu günler içinde yerini; kendine doğru bir yolculuğa, bedenin derinliklerine, beyne, hatta hücrelere, hislere, yaşanmışlıklara, benliğe, bilince bırakıyor ve belki bilinçaltına açılan bir kapı aralanıyor.


Sabahları saat 4’te çalan çan sesiyle gözler açılıp 4.30’da başlanan meditasyon 6.30’daki kahvaltıya değin sürebilen özgür bir hal içinde devam ederken; yemek salonuna inildiğinde kapkaranlık ortam kendini yavaş yavaş ağaran güne ve aydınlanan havaya bırakıyor, sessizlik içinde yenen lokmalar ve içilen çay bazen fırtınaya, bazen sise, bazen de kıpkırmızı bir gökyüzüyle kucaklaşıp bir his cümbüşüne dönüşüyor. 

Dışarıdaki patlamalar mı daha yoğun içindekiler mi?

Dinlenme saatlerinde dalgalar, ağlayan kaya, kum ve rüzgar işliyor hücrelerine… 

Belki volta atarsın sana ayrılmış yürüyüş parkurunda, belki iki köpeğin bir bez parçasıyla ne kadar süre oyalanabileceğini izlersin  ya  odanda uzanır, dinlenir ya duş alır daha da arınır ya da… 

kimbilir ne hallerde gözlersin kendini.

Yogadan tanışık olduğumuz içselleşme daha da derinlere doğru, hücre boyutuna inerken canlanan geçmiş yaşantılar, hatalar, kırgınlıklar, kızgınlıklar açığa çıkıp da tüm hayatın bir film şeridi gibi geçerken gözlerinin önünden, tekrar ve tekrar nefesi hatırlayıp nefese odaklanmak ve bedeni başın tepesinden ayaklara, ayaklardan başın tepesine tarayarak nerde hangi hisler olduğunu gözlemlemek; 

bir karıncalanma mı, kaşıntı mı, uyuşma, genişleme, daralma, uzama veya çarpıntı mı? ya da hangi his varsa, olanı gözlemleyerek akışa devam etmek.





Nefes sol burun deliğinden mi daha yoğun giriyor yoksa sağ burun deliğinden mi, yoksa her ikisinden birden mi? Hiçbir şeyi değiştirmeye çalışmadan olanı olduğu gibi gözlemlemek kendine doğru açılan kapıları aralar mı?


Hikayeye hiiiiç gerek yok şu an, yoksa anlatılacak hikaye çooook! 

Belki bu hikayeler senin koşullanmaların, senin kabukların, zayıflıkların, belki de gücün. Bilebilir misin ki ne kadarı gerçekten doğru, ne kadarı yaratım? 

Bu yaratım nasıl gerçekleşiyor o ayrı konu. Dün gece izlediği video’ya aşağıdaki link’ten ulaşabilirsiniz.


http://www.izlevideo.net/beyinimizdeki-noronlar-hq--236301.html



Bu beden ve işleyişi gerçekten bir mucize!

Günler ilerledikçe, nefesi ve bedendeki hisleri izleme daha da keskinleşip gelişirken bir gün bir hıçkırık tutmasın mı! 

Aman allahım, o da ne! İçimde deprem oluyor ve ne büyük bir sarsıntı bu. Alt tarafı hıçkırık diyebilirsin belki ama o hiç de öyle değil, bu sarsıntıya dayanamayıp sesin ve bedenimdeki hareketin başkalarını rahatsız edebilme endişesiyle salondan çıkıyorum.

Sanırım 4 ya da 5. gün civarında canımı çok ama çok yakmış bir gerçeğimle karşılaştığımda içim dolup dolup bir ırmak olmuş gözlerimden taşıyor. 

Tekniğin en önemli iki kavramı var ki; farkındalık ve dengelilik. 

Bir cevher bulmuş gibi oluyorum o farkındalık karşısında. Bu cevabı bu yaz Kazdağları’ndaki inzivada aramaya başlamış, bir türlü ulaşamamıştım cevaba, işte o an canlanıyor o ızdırap ve açığa kavuşuyor, iki gün akıyor, akıyor sanki kan, arınıyor, temizleniyor sanki yara.


Ne kırılgan, ne hassas birşey bu ve ne kadar hırpalanmış, ne kadar savrulmuş oradan oraya… Şimdi daha farkında ve dengeli, büyüdü artık küçük kız çocuğu, acılarıyla, zevkleriye, sevilerek, hırpalanarak ve daha nice duyguyla yoğruldu.



Bağımlılıklar üzerine düşünüyor o gün, insan ve bağımlılıkları! Ne çok bağımlılığı var insan denen canlının, say say bitmez. 

Sevgiyle severek ve gözlemleyerek her halini.

5. gün “sitting of strong determination” güçlü kararlılık oturuşları başlıyor, 1 saat boyunca kollar, bacaklar ve gözler açılmadan, hiç hareket etmeden yapılan oturuşlar. 

6. Gün oturduğunda ilk kez kuralıyla  hiç hareket etmeden 1 saat boyunca oturabilmeye başlıyor, ne büyük bir tatmin bu ama egoya dikkat!

Mutlu olmak için herhangi bir nesne ya da kişiye ihtiyacın yok!

7 ve 8. günlere gelindiğinde zihin artık neredeyse suskun bir halde, duru, o kafadaki bıdı bıdılar yok artık, cümleler veya kelimeler karnın içinden,  merkezden bi yerden geliyor sanki.

“Evet bu bilinçaltı diyemem”, atıp tutmak bana uygun şeyler değil.

Tüm bu yaşanmışlıklar beni bedene ve bilgiye sevkediyor. Bilgi açlığı ve merak dün gece 4 saat uykuyla yetinmemi sağlıyor; beyin, nöronlar ve sinir sistemi üzerine çalışabiliyorum.

Araştırmam her zamanki uyku kavramımı da sorgulamamla devam ediyor. Bu sabah yine erkenden kalkıp meditasyonumu yaparken ve güne devam ederken sanki 7-8 saat uyumuş gibi davranıp eski kalıplardan sıyrılmanın araştırması içindeyim.

Döndüğünde ailesine ilk ziyareti ve konuşmasında kilit kelime “disiplin”.


Evet değişiyor bir şeyler, değişmemesine imkan var mı?

Tıpkı oturuşta acının gelip gitmesi gibi herşey geçici! Bu da anicca anlayışı!

Hiçbir şey sonsuza kadar sürmüyor, herşey her an değişiyor ve kaybedecek vakit yok artık!

Onuncu gün, normal hayatlarımıza döndüğümüzde sudan çıkmış balık gibi olmayalım ve adapte olabilelim diye, sabah meditasyonu bitiminde artık konuşabileceğimiz söyleniyor. Salondan ayrılmak istemiyorum,  bir süre daha kalıp meditasyona devam ediyorum, hiç konuşmaya gönlüm yok. Ne güzeldi her şey böyle, keşke sonsuza kadar böyle sürse. Neredeyse, koysan bir manastıra, göndersen Himalayalar’a, orada bir keşiş olup yaşayacak.

Zar zor meditasyonu bırakıp aşağı indiğinde herkes muhabbette, yeni ve eski arkadaşlarıyla bir masada toplanıyorlar, yaşanan deneyimle konuşuluyor, konuşuluyor, konuşuluyor. Herkes eşsiz ve deneyiminin de eşi ve benzeri yok! 

Herkes ne çok konuşuyor, sanki o konuşulmamış günlerin acısını çıkarır gibi bir paylaşma isteği ve coşku var etrafta. O yok istemem dediği “konuşmak da” hoşuna gidiveriyor birden, e değişiyor işte!

Akşam çok ama çok yorgun bir halde yatağa uzanıyor. Ne çok yormuş konuşmak, kafasında bir ağırlık var ki sormayın gitsin. Uzanıyor yatağa ve başlıyor tekrar gözleme.

İşte o an tanışıyor beynindeki nöronlarla!

Nöronlar çok hızlı ve ani hareketlerle birbirlerine dokunup titreşiyor, etkileşiyor, elektrik yaratıyorlar sanki!


gözlem şaşkınlık içinde devam ediyor…



Sevgiler,
Sanem
Mart 2011















29 Kasım 2010 Pazartesi

Vipassana öncesi kırmızı bavul, Firavunlar ve ahimza üzerine...


Kırmızı bavulu almak için dolabın üstüne uzandığımda henüz neler bulacağımdan ve nelerle yüzleşeceğimden habersizdim.


Vipassana kursu öncesinde, kendimi, değişik bilinçsiz şeyler yapan evrelerde bulmuş, evimdeki tül- perdeleri yıkamak yanında, evde neredeyse yıkanmadık şey bırakmamış, kendimi sürekli bir şeyler yaparken bulduğum günlerden birinde, kırmızı bavul da aklıma düşmüştü. Hatırladım ki, annemlerdeydi o, dolayısıyla annemlere bu son ziyaretim duygusal olmasının yanında başka bir amaca da hizmet ediyordu ki: kırmızı bavulu almak!

Dolabın üstüne uzandığımda üzerinde firavun desenleri olan çok güzel tahta bir kutuya rastladım ilk, sonrasında büyük bir bavul ve içindekileri merakla indirdim. Bavulun içinde kardeşlerime ait iki adet saç ve traş makinası seti, küçük kardeşimin başarı belgeleri, büyük kardeşimin askerlik fotoğrafları, bilgisayara ait parçalar, filmler ve daha neler neler…  

Üzerinde papirus desenli Mısır tanrılarını barındıran büyük kutuyu açtığımdaysa bir tavlayla karşılaştım, hemen salona koştum,  babama gösterip bu harika tavlanın nereden çıktığını sordum. Babam hatırlayamadı, hediye gelmiş olabileceğini söyledi, meğer tavlayı annem almış, olay anlaşıldı. Böyle güzel desenli bir şey ancak  annemin ince zevkinden çıkmıştır diye düşünmeden edemedim. O dakikaya kadar hala her şey gayet normal, ben de gayet mutlu, tavlanın tozunu silmekle ve diğer bulduğum ıvır zıvırla uğraşıyordum.

Annem akşam yemeğini hazırlıyordu, o sırada salona geçti. Eski neşeli günlerimize geri gidip ‘e çok güzel oldu o zaman, artık tavla oynarsınız’ dedim, bunu söylerken nasıl bir pot kırmış olabileceğimi bilmeden.

Babam ‘senin yüzünden tavla oynamıyorduk biz annenle’ demez mi!

Nasıl yani? diye hayretler içinde sordum.

‘3 en fazla 4 yaşında ne olacağım belliymiş!’ dedirten hikayeyi anlatmaya koyuldular.


Annem ve babam aşklarından, ilk ama ilk gençlik yıllarında evlenmişler. Babam ben varken üniversite okuyup askerliğini yaptı dersem hesaplayabilirsiniz sanırım. Askerliğini Kars’ın Kağızman ilçesinde yaparken annem de babamın hasretine dayanamayıp beni kaptığı gibi Kağızman’dayız. Tabii o zamanlar uzun bir yolculuk, Erzurum üzerinden Kars’a geçiş...  

Yine bu ziyaretlerimizden birinde, ki bu yolculuk hikayelerinden çokça var ki başka yazıların konusu olabilir, babam anneme tavla öğretmeye kalkışmış.

Annem genel olarak dalgın bir kadındır, zihnin de birçok düşünceyi barındırdığından, önündeki şeye konsantrasyonu düşük, tabii bende  ne bunların ayırdında olacak yaşta, ne de yoga bilgisine sahibim o zamanlar. Hikayeye dönmek gerekirse; babam anneme bir hamleyle ilgili bir açıklama yapmış ve oynamaya devam etmişler, annem aynı hatayı ikinci kez yaptığında, babam da ona, biraz evvel anlattığını hatırlatmış.





Bense orada ne desem beğenirsiniz!

‘Hiç kafası çalışmıyor di mi baba!’ lafını yapıştırmaz mıyım?

Aman Allahım başımdan aşağı kaynar sular boşaldı, utandım kendimden. 3 hadi bilemedin 4 yaşındaki  veledin ettiği cümleye bak sen! Bunun üzerine annem de tavlayı çarpıp bir daha da eline tavla almamış.

Tesadüfe bakın ki, 30 yıl sonra yine ben elimde tavlayla çıka gelmiş ve onlara tavla oynamalarını salık veriyorum. Bunun nasıl bir şey olduğu karşısında şaşkın ben, geçmiş düşüncelere daldım gittim annem misali…



Bu yaz Kazdağları’nda yoga inzivadayken bir arkadaşımla 2 saat meditasyon 5 saat yoga yetmezmiş gibi, severek ve zevkle  yama ve niyamalara çalışıyorduk. Patanjali’nin yoga sutralarında yoganın sekiz kolu anlatılır; Yama emirleri ve niyama kuralları da bunlardan ilk ikisi.

Yamalar altın kural olarak bilebileceğimiz evrensel uygulamalardan bahseder. 

Yama emirlerinin ilki Ahimza;  

sensitivity- duyarlılık,
non violence- şiddet uygulamamak,
 non harming- zarar vermemek anlamlarına gelir.

Buradaki duyarlılık ve zarar vermeme ölçütünün sınırları şu anki sistemde-  
dünya düzeninde pek anlaşılır olacak cinsten değil.

Sebep olabileceğimiz zararın- ızdırabın oranını düşürmek için terbiye edebileceğimiz, 
geliştirebileceğimiz bazı adımlardan da bahsediliyor ki, 
bunlar arasında:

-          hayvan yememeyi de içeren bir hassasiyetten,
-          şakayla olsa bile başkaları hakkında kötü konuşmamak,
-          başkaları ve başka şeyler hakkında negatif düşünceler beslemenin 
ruhu beslemeyip vereceği zarardan söz edip
-           empati yeteneğini geliştirmekten,
düşüncelerimizi, hareketlerimizi ve konuşmalarımızı saflaştırmaktan bahseder.


Tabii hatırlamalıyız ki ahimza da yoga uygulamamız gibi zaman zaman bocalayabileceğimiz bir araştırmadır 
ama en azından

‘Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma!’






12 Kasım 2010 Cuma

Heyecan dorukta...


Bu bloğu oluşturalı bir hayli zaman oluyor, sayfa beni, ben de kendimi mi bekliyorum ne... 


Dün yaşam koçumla görüşmemiz çok iyi geldi. Seansın başında soruyor “Buradan çıkarken hangi bilgiyle çıkmak istersin?” diye ve bunun gibi birçok soru. İşin garibi tüm soruların cevabını kendim veriyorum. O zaman, sorduğum soruların cevabı bende, içimde.


Tam da orda ve yine, ne güzel bir yola düşmüşüm diyorum kendi kendime. Yolum mu ne? diye sormuyorsunuz sanırım, tabii ki yoga!


Seans boyunca yogayla ilgili şu sıralar neler yaptığım ve içimde neler olduğu dökülüyor,  ne kadar çok şey varmış meğer, ben bile farkında değilmişim. Anahtar kelime farkındalık- awareness. Yogaya başladıktan sonra hayatımda “farkındalık” kelimesi anlam kazandı. Yoga birçok şey olmanın yanında bir farkındalık çalışması. İlk once bedeninin farkında olmak, mesela; serçe parmağım bugün nasıllar? Bacaklarım bu ara kalınlaştı mı ne? Kalp atışlarım...


Kalp atışlarımla yoğun tanışıklığım hocalık eğitimimin sonlarına denk düşüyor. Daha önce de kendilerini yakından tanırdım fakat o gün, o günü anlatmam lazım.


Zeynep hocalık eğitimini verirken, bizim de eğitmenliğe alışmamız için sınıfı gruplara bölüyor ve her buluşmada bir grup öğrenci ders verirken diğer grup da uyguluyor. Yavaş yavaş benim ders vereceğim gün yaklaşıyor. Gruptan bir arkadaşın evinde toplanıp çalışılıyor, herşey çok keyifli, bizi harika bir sofra ve ikramlar da bekliyor. Sıra çalışmaya geliyor ve herkes bölümüne çalışmış, sırayla dersini veriyor, bundan sonra da birkaç buluşma yapıp çalışıyoruz. Burada işler tamam da asıl Zeynep’in karşısında nasıl olacak, önemli olan o!


Herşeyin zamanı geldiği gibi, ders verme günü de gelip çatıyor! Ben de bir heyecan, pir heyecan! Sıra bana geliyor, setubandasana ve sarvangasana yaptıracağım, mata uzanıyorum. Zeynep’in ilk hocalık yıllarında Andrew’la yaptığı yoga kayıtlarını da izlemişim, bir sürü notlar çıkarmışım, DVD’nin o bölümlerini deşifre etmişim. Hocamın kelimelerini de kullanıp tam not alacağım hesapta. Evdeki hesap çarşıya uymuyor tabii, bendeki heyecan dorukta. Pozları hem yapıyorum hem de anlatacağım ama ben kıpkırmızı, kalbim ağzımda atıyor ve oradan, “nasıl bir an önce kurtulurum”un peşindeyim. Tabii o bilgilerin hepsi uçuyor ve ben rezalet bir ilk sınav veriyorum, utanıyorum kendimden.


Bu içime dert oluyor, geçmişe gidiyorum, ben zaten çocukken de çok utangaçtım, çok heyecanlanırdım diye başlıyorum. Annemin, ilkokul öğretmenimle işbirliği yapıp verdiği çaba azımsanacak gibi değil, neredeyse her önemli günde görev alıyorum ve çalışıyorum. Evin salonunda omuz mesafesinde bir vitrin var, tavan yüksek, şiirler onun tepesinde ezberleniyor… Ne çok şiir okudum hatırlamıyorum. Bir keresinde 10 Kasım şiiri okuyorum, tabii 10 Kasım’larda şiirden sonra alkışlama falan yok, seneler sonra da yastayız ve coşkumuzu göstermek için alkış yok ama annem 10 Kasım olduğunu falan unutmuş, bir alkış bir alkış, sormayın gitsin, çok sonra farkediyor alkışlamaması gerektiğini.


Derken heyecan üzerine çalışmalarım devam etti ama bu son ders verme deneyimimde de farkettim ki, bir arpa boyu yol alamamış bu koca kız!


Tabii bunu böyle bırakamam. Tekrar görev alıp alnımın akıyla bu işin üstesinden gelmem gerek. Tam da kafamda bunlar dolanırken bir arkadaştan teklif geliyor. Sanem şu arkadaş gelemiyor, onun yerine ders verir misin? Harika! tabii ki veririm.


Bu sefer derse çalışmaktan çok “heyecanımı nasıl yenerim?” le ilgileniyorum. Ayaktaki pozları yaptıracağım, Zeynep ayaktaki pozları anlatmanın, daha doğrusu yaptırmanın zor olduğundan bahseder. Şimdi olayın bu kısımlarıyla ilgilenmiyorum, tek meselem var çözmem gereken.


Eğitimimiz haftasonları 1’de başlıyor, 6 buçuğa kadar sürüyor, o günün ders programına bakıyorum, 11’de Defne’nin Shadow yoga dersi var. Tamam diyorum, Defne’yi severim, bu ders zor da bir ders olur, tam bana göre, bu heyecanı yenmeye yönelik yogamı yapmış, dengelenmiş olurum. Herşey gayet normal başlarda, pek heyecanlı da değilim diye düşünüyorum. Taa ki ders verme sırası bana yaklaşana kadar.


Kalp atışlarım yavaş yavaş hızlanıyor, bu sefer izliyorum.


Eski heyecanlara kıyasla bu kez bir farkındalık var.


Aslında kendimi heyecanlı bulmuyorum o sırada, bu sorunu çözmüş olmanın rahatlığı var ama ya kalp atışlarım? onlara ne demeli?


Kalbimle konuşmaya başlıyorum.
Ama sen neden böyle çarpıyorsun şimdi?
Sen benden ayrı bir varlık mısın ki benim şu anki rahatlığım, yaptığımız o sıkı yoga dersi ve tüm bu çalışmalar sende birşey değiştirmedi?


Hatta kalbime kızıyorum ve anlam veremiyorum.


Kalbim alışkanlıklarını devam ettirmek istiyor, bense buna meydan okuyorum. Sonra bir nokta geliyor ki, kah ben “o atışlara aldırmadan” dersi veriyorum kah “beden-zihin dengeleniyor” ve bende bir oohhhh...


Yoga “ne kadar iyi geldi bana”nın bir kanıtı daha!


Geçen sabah Cihangir Yoga’da Self practice’imi yapmış, çıkmaya hazırlanırken Mey’le karşılaşıyoruz, Show TV geliyor, çekim yapacaklar, katılmaz mısın? diye soruyor, “olur, katılıyım” diyorum. Önce Mey ders yapıyor, biz yoga yaparken, sonra da röportaj bölümü çekiliyor.


Program Cine5’te yayınlanacak yarın, “ Pınar’ın Kelebek Etkisi”. Röportaj sırasında gayet cool’um, izleyin kararı siz verin!

Heyecan mı, o da ne? 
Unutmuşum o sırada!  

12 Kasım 2010, Cuma
İstanbul